Etiket konusu: "Kuran"
» Anasayfa » 17. Sayı » Risâle-i Nur’da Tevhid
17. Sayı

Risâle-i Nur’da Tevhid

Avrupa’da yeni çağda başlayan felsefî çalışmalar ve tartışmalar, 19. yüzyılda materyalizm ve pozitivizmde düğümlendi. Kilise, Allah’ın varlığını inkâr eden bu felsefelere karşı koyamadı ve zaman içerisinde batı toplumlarındaki tesirini yavaş yavaş kaybetti.

19. yüzyıldan itibaren, batının tesirine giren İslâm âleminde de, yavaş yavaş materyalist ve pozitivist felsefeler yaygınlaşmaya başladı. İslâm âlimleri batı felsefesinin eski felsefeden farklı olduğunu anlamakta gecikmediler ve bu yeni felsefeyi tanıma ve onunla mücadele etme yoluna gittiler. (Bkz. Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşlerin Mücadelesi, 4. Baskı, Akçağ, Ankara, 1995.)

Ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı sonrası, İslâm âleminin büyük kısmı sömürge haline getirildi ve batı felsefesi eskisinden daha çok yaygınlaştı. Türkiye her ne kadar sömürge olmadı ise de, Kurtuluş Savaşı sonrasında Avrupai yaşantıya geçilmesiyle, batı felsefesi Türkiye’de de yaygınlaştı. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, bu durumu Tabiat Risâlesinin başında şöyle anlatır:

“1338 [Miladi 1922]’de Ankara’ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!” O vakit, [Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe edilir mi?] (İbrahim, 10) âyet-i kerimesi bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur’un Arabî Risâlesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu.”
Risâle-i Nurda İsbat-ı Vâcib    
(Allah’ın Varlığını İspat)

Kelâm ilmi aklı ön plana çıkararak yalnızca Allah’ın varlığını ispat etmeye çalışmış, fakat marifetullah üzerinde durmamıştır. Tasavvuf ise tam tersine, Allah’ın varlığını ispat etme üzerinde durmamış, yalnızca mârifetullah, muhabbetullah, lezzet-i rûhaniye üzerinde durmuş, kalp ayağıyla seyrü sulükte bulunmuştur. Risâle-i Nur ise, akıl ve kalbi birleştirmiş, hem aklen Allah’ın varlığını ispat etmiş, hem de kalp ayağıyla hareket etmiş, mârifetullah ve muhabbetullah üzerinde durmuştur. Bu yönüyle Risâle-i Nur kelâm ve tasavvufu birleştirmiştir diyebiliriz.

Risâlelerde Allah’ın varlığını ispat ile mârifetullah mevzuları beraber ele alınmakla beraber, bazı Risâlelerde Allah’ın varlığını ispat ciheti, bazı Risâlelerde de mârifet, muhabbet ciheti ön plana çıkar. Burada yalnızca Allah’ın varlığını isbat üzerinde kısaca duralım.

TABİAT RİSALESİ

Üstad Bedîüzzaman bu asırda iki büyük dehşetli halden birisinin “Fen ve felsefeden gelen dalâlet, küfr-ü mutlak” olduğunu söyler. Bu yüzden de telif ettiği Risâle-i Nur külliyatında Allah’ın varlığını ispat etmek büyük bir yer tutar. Pek çok Risâle bu mevzuya tahsis edilmiştir. Tevhidden bahseden bu Risâleler içerisinde en geniş ve en kuvvetli olanı hiç şüphesiz “Tabiat Risâlesi”dir. Bu Risâle, külliyattaki tevhid mevzularının merkezinde bir yer işgal eder. Üstad Hazretleri bunu şöyle dile getirir: “Sair Risâlelerde inkısam etmiş olan müteaddit burhanlar, bu burhanda kısmen ittihad ediyor, herbiri bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.”

Batı felsefesinde filozof Kant’tan bu yana genel kabul görmüş olan “Allah’ın varlığı ispat edilemez” hükmüne karşı, Bedîüzzaman Hazretleri pek çok Risâlesinde tam tersi bir kanaati savunarak, cerh edilmez delillerle, iki kere iki dört eder derecesinde bir katiyetle, başta tevhid olmak üzere, bütün imanî mevzuları isbat ettiğini söyler. Tabiat Risâlesi için de “Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîrüzeber ediyor” der.

Bu iddia felsefî açıdan oldukça büyük bir iddiadır. Tabiat Risâlesi’nin telifinden bu yana 70 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde, hiç kimse tarafından bu iddianın çürütülememesi ve pek çok insanın bu Risâle ile imana gelmesi, ya da imanını kuvvetlendirmesi, bu iddianın doğru olduğunu gösteriyor.

Bedîüzzaman Hazretleri bu Risâlesinde, usul-ü fıkıh ilminde kıyasın illetini bulmak için kullanılan “Sebr ve Taksim” metodunu kullanmıştır. (Bkz. İslâm Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi. (Mustafa tercümesi). c.2, s.253. İmam-ı Gazâli. Rey yay. Kayseri, 1994. İslâm Hukuku Felsefesi. S.257. Dr. Abdülvahhap Hallaf. Ankara Üniv. İlahiyat fak. Yay, 2. Baskı, 1985) Bir isbatlama tarzı ve usulü olan Sebr ve Taksim, “Delil-i taksim, Delil-i münkasım” gibi tâbirlerle de anılır. Bu isbatlamada, kıyasa illet olabilecek bütün vasıflar ele alınır, illet olamayacaklar birer birer ibtal edildikten sonra, hakiki illet olmaya elverişli olan tesbit edilir.

Tabiat Risâlesi’nde Bedîüzzaman Hazretleri, mevcûdatın vücûda gelmesinde muhtemel 4 görüşü ele alıyor ve illet olamayacak 3 görüşü çürüterek, hakîkî illeti ortaya çıkarıyor.

Bedîüzzaman Hazretleri’nin  Tabiat Risâlesi’nde çürüttüğü üç görüş, üç felsefi sistemi (Pozitivizm, evrim ve materyalizm) muhatap almış gibidir.

Birincide sebebler mevzuu ele alınır ki, Allah’ın ispat edilemeyeceğini söyleyen pozitivistler, sebeb sonuç ilişkisine büyük ehemmiyet vererek, her şeyi buna göre değerlendirme cihetine gitmişlerdir.

İkinci kısımda, “teşekkele binefsihi” yani kendi kendine oluyor, düşüncesi üzerinde durulur. Burada da evrim düşüncesi çürütülür.

Üçüncü kısımda tabiat üzerinde durulur ki, burada da diyalektik materyalizm çürütülür.

Burada yalnızca bu üç sistemin çürütüldüğü de zannedilmemelidir. Bütün inkâr akımları neticede bu üç noktada düğümlenirler. Üstad Hazretleri’nin yapmak istediği, bütün inkar felsefelerini tamamen ilzam etmektir. Ve gerçekten de bu, Tabiat Risâlesi’nde hârikulade bir şekilde başarılmıştır.

***

Bedîüzzaman Hazretleri giriş kısmında hiçbir insanın itiraz edemeyeceği mukaddimeleri ortaya koyuyor. Şöyle diyor:

“Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.

Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”

İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”

Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

Evet, madem mevcûdat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, esbâb-ı âlem onu icad ediyor, yani esbâbın içtimaında o mevcut vücut buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücûda geliyor; veyahut bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle icad edilir.

Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.”

Aslında tabiat Risâlesindeki her bir delil, zımnî olarak bu üç tarz küfrü çürütür. Fakat Bedîüzzaman Hazretleri, muhatabı tamamen ikna etmek ve açık bir kapı bırakmamak için bu yolu tercih etmiş gibidir.

Kısaca, Tabiat Risâlesi’nde Bedîüzzaman Hazretleri şu hakîkati ortaya koyar:

Kâinatta ilim, irade, kudret sıfatlarına sahip bir ulûhiyet-i mutlaka hakîkati görünüyor. Buna delil, hikmetli ve sanatlı olarak yaratılan bütün canlılardır. Allah’ı inkâr etmekle mesele halledilmiş olmaz. Allah’ı inkâr ettiğimiz takdirde bu ulûhiyet-i mutlakayı, ya sebeblere, ya tabiata, ya da her şeyi kendine nisbet etmek zorunda kalırız. Bu 3 halin her biri ise aklın haricinde, saçma durumların ortaya çıkmasına sebeb olur. Hâlbuki, mevcûdatın, ulûhiyet-i mutlaka sahibi Allah’a nisbet edilmesi oldukça makul bir yoldur ve neticede Allaha nisbet etmek gerekir. Bedîüzzaman Hazretleri bu hakîkatı şu şekilde formule eder: “Gökteki bir güneşi kabul etmeyen, yer yüzündeki bütün güneşin akislerine güneş demek mecburiyetinde kalır.”

Tevhid Istılahları

Risâle-i Nur’da da imani mevzûlar ispat edilirken, üç çeşit delil kullanılmıştır. Bunlar Burhan-ı innî, Burhan-ı limmî ve temsildir. (Bu deliller için bkz: Kelam ilmi. s.79. Bekir Topaloğlu. Damla yy.1985)

Burhan-ı innî: Eserden müessire geçmek demektir. Mesela, dumandan ateşe intikal etmek gibi. Biz bir dağın arkasından dumanların çıktığını gördüğümüz zaman, ateşi görmediğimiz halde “Orada ateş vardır” deriz. Risâle-i Nur’da ekseriyetle Allah’ın varlığı ispat edilirken, burhanı inni kullanılmıştır. Evet biz Allah’ı gözümüzle görmüyoruz, fakat onun eserlerini gözümüz ile görüyoruz. Bu gördüğümüz varlıklar, onları icad eden Allah’ın varlığına delildir.

Burhan-ı limmî: Müessirden esere intikal demektir. Mesela gece karanlığında bir yerde ateş yandığını gördüğümüz zaman “Orada ateş var, öyleyse -biz görmesek bile- dumanda vardır” deriz. Genellikle Risâlelerde nübüvvetin ve haşrin isbatında burhanı limmî kullanılmıştır.

Temsil: Kur’ân hakîkatlari ders verirken misallerle ders verdiği gibi Kur’ân’ın bir nevî tefsiri olan Risâle-i Nur’da hakîkatlari aynı usulle ders vermiştir. Misaller anlaşılması güç olan şeylerin kolaylıkla anlaşılmasına hizmet eder, hakîkatların ispatını kolaylaştırırlar.

***

Bedîüzzaman Hazretleri’nin, ıstılah haline getirdiği ve Risâlelerde de çoklukla kullandığı en mühim tabirler muhakkak ki, “Mana-yı harfi” ve “Mana-yı ismi” tabirleridir. Bedîüzzaman Hazretleri şöyle der: “Kırk senelik ömrümde, otuz senelik tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim; (..) Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar’dır. Şöyle ki:

Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatâdır.

Mana-yı harfî: Kâinata, eşyaya ve hadiselere Allah namına bakmak demektir. Mesela güzel bir şeye bakarken “Allah ne güzel yaratmış” diyerek, o güzelliği eşyaya değil de, onu yaratana nisbet ederek bakmaktır. Kur’ân’ın kâinattan bahsi ve müslümanlardan istediği bakış tarzı bu şekildedir.

Mana-yı ismî: Kâinata, eşyaya ve hadiselere bakarken eşyada tezâhür eden özellikleri, Allaha değil de eşyanın kendine, tabiata veya sebeplere nisbet ederek bakma tarzıdır. Mesela güzel bir şeye bakarken “ne güzel” diyerek, o güzelliği eşyaya nisbet ederek bakma tarzı mana-yı ismîdir. Bugünkü felsefenin ve bilimin kâinat ve eşyadan bahsi bu tarzdadır. Bu tarz bakış, insana Allahı unutturur, maddeci bir zihniyeti netice verir.

Bedîüzzaman Hazretleri şöyle devam ediyor:

“Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakka bakar, diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakka bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.

Ve kezâ, nazarla niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibâdete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibâdeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.” (Mesnevî-i Nuriye)

Lisan-ı hâl: Lisan insanların birbiriyle diyalog kurmasını, anlaşmalarını sağlar. Dilini bilemediğimiz bir insanla konuşup anlaşmamız mümkün değildir. Kâinatın da kendine mahsus bir dili vardır ve bizimle konuşur. Kâinatın konuştuğu bu dile “lisan-ı hâl” diyoruz. İşte eğer kâinatın bu dilini bilebilirsek, kâinatın bize anlattığı şeyleri de anlayabilir, öğrenebiliriz.

Veya şöyle de diyebiliriz: İngilizce bir kitabı eğer ingilizce bilmiyorsak okuyup anlamamız mümkün değildir. İngilizce öğrendiğimiz takdirde ingilizce olarak yazılmış bütün kitapları okuyabiliriz. Kâinat Allah’ın kudret kâlemiyle yazılmış ve onun isim ve sıfatlarından bahseden bir kitabdır. Bu kitabı ancak kâinatın dilini yani “lisan-ı hâli” bilenler okuyabilirler. Risâle-i Nur bize bu dili öğretir. Bu sayede kâinatı okur, kâinatla diyalog kurabilir, Allah’ın isim ve sıfatlarını öğrenerek mârifetullahı elde edebiliriz.

Mesela, bütün sûretler lisan-ı hâlleriyle bize Musavvirlerini, bütün nimetler, bize lisan-ı hâlleriyle Mün’imlerini, bütün hayat sahibi canlı varlıklar bize lisan-ı hâlleriyle Muhyîlerini anlatırlar. Bu şekilde kâinat sahifelerinde yazılmış bütün esma-ı ilahiyeleri okur ve mârifetullahı elde edebiliriz.

Huzur-u daimî: Peygamberimiz “ihsan”ı tarif ederken “İhsan; Allahı görür gibi ona ibâdet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de “İmanın en üstünü nerede olursan ol, Allah’ın seninle olduğunu bilmendir” buyurmuştur. Bu hâle mutasavvıflar, “Huzur-u daimî” demişlerdir. Tasavvufun gayesi insanı bu hale ulaştırmak olduğu gibi Risâle-i Nur’un gayesi de budur.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>