Etiket konusu: "Kuran"
» Anasayfa » 01. Sayı » Sil Gözyaşlarını Baba!
01. Sayı

Sil Gözyaşlarını Baba!

Mücteba, sabah kalktığında kendini çok farklı hissediyordu. Biraz uykusu var gibiydi, ama içinde başka kıpırtılar koşuşuyordu. Tekrar yatmayı hiç düşünmedi. Hemen perdeyi açtı. Dışarısı her günkünden daha farklı görünüyordu.

Bu farklılık havanın biraz bulutlu olmasından değildi tabiî ki. Pencereden etrafa şöyle bir göz attı. Sarı, beyaz alacalı bir kedi evlerinin yanındaki duvara bir sıçrayışta çıktı ve ön ayaklarını ileri atarak gerindi de gerindi. Ön patilerindeki tırnaklarını o kadar açtı ki sanki hepsi birer hançer gibiydi. Kedi, Mücteba’nın ilgisini çekmişti. Fakat daha fazla izleyemedi. Heyecanını biraz olsun yatıştırmak için derin nefes aldı, ellerini yüzüne kapattı ve bir süre öyle kaldı. Ellerini yüzünden çekti, yerde terliğinin tekini gördü ve sağ ayağına giydi.

Her zaman terliklerini ve ayakkabılarını giyerken önce sağı sonra solu giyerdi. Daha küçükken babasından bunun sünnet olduğunu duymuştu.

İnsan kimi severse her şeyi onun gibi yapmak ister. O sevilmeye en layık insanın Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam oldduğunu düşünürdü. O’nu hep taklit etmek isterdi.

Mücteba dışarı çıkınca önce yüzünü yıkadı ve mutfağa doğru yürüdü. Her sabah mutfağa ilk girdiğinde annesi orada kahvaltı hazırlıyor olurdu. Bu sabah mutfakta annesini göremeyecekti. Bu onu hüzünlendirmişti ama içindeki asıl sıkıntı dedesinin hastalığının ilerlemiş olmasıydı. Mutfaktan içeri girdiğinde teyzesinin kahvaltı masasında kendisini beklediğini gördü.

Masaya doğru ilerlerken teyzesine;

-Selamün aleyküm, dedi.

-Aleyküm selam yeğenim, hevesinden erken kalktın herhalde

-Doğru dürüst uyuyamadım ki zaten teyze. Bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durdum. Hep dedem gözümün önündeydi. Babamla annem de mi yanında şimdi?

-Evet onlar sabah namazından sonra gittiler hastaneye. Biraz önce annenle telefonda görüştük merak etme iyiymiş.

Mücteba üzülüyordu. Yemek yerken bile boğazında bir şey düğümleniyordu sanki ve zor yutkunuyordu lokmaları. Alelacele kahvaltı yapıp masadan kalktı. Bir an önce hastaneye gidip dedesini görmek istiyordu.

Teyzesi ona hangi dolmuşla gideceğini ve nerede ineceğini tarif etti. Dalgın gibi duruyordu mücteba yine de dişlerini misvakla fırçalamayı unutmadı.

Hastaneye vardığında babasının kapıda beklediğini gördü. Sadece bakıştılar. Babasının gözleri dolmuştu. Bir damla yaş yanağından aşağı süzüldü. Mücteba sil gözyaşlarını baba diyecekti. İkisi de üzüntüsünden bir şey söyleyemedi. Babası elini oğlunun omzuna attı, birlikte yürümeye başladılar.

Ne garip bir yerdi burası. Hastaneyi ilk görmesiydi bu. Çok etkilenmişti. Dedesinin kaldığı odada başka hastalar da vardı. Bazıları inliyor, bazıları sanki hiç kıpırdamadan yatıyordu. Hastanenin kapısından girdiğindden beri hep etrafını incelemiş, orasının nasıl bir yer olduğunu anlamaya çalışmıştı. Aslında biraz ürpermiş ve korkmuştu. Hayalinden kendisinin de bir gün buraya hasta olarak gelebileceği geçmişti. Zaten onu asıl ürperten de bu ihtimaldi. Dedesinin kaldığı odaya doğru ilerlerken sağlı sollu açık kapılardan içeriye baktı. Ayağı alçılı, kafası sargılı, hırıltılı nefes alabilen, ağzına oksijen tüpü takılmış olan birçok kişi görmüşttü. Acaba hangisinin yerinde olmak daha iyidir diye düşündü. Sonuçta hepsi de çok zordu.

Bir de onu en çok etkileyen hemen hemen kendi yaşlarına yakın bir çocuğun acı içinde feryat etmesi oldu. Bir sedyenin üzerinde taşıyorlardı. Sedye hızla Mücteba’nın yanından geçti. Çocuğu görememişti ama sanki sesi tanıdık geliyordu.Dedesi kapının girişine yakın bir yatakta yatıyordu. Kolunda serum bağlıydı. Serum çok yavaş damlıyordu. Bu hızla dört-beş saat sürer diye düşündü içinden.

Mücteba;

-Geçmiş olsun dede. dedi. Burada çok sıkılıyorsundur herhalde.

Dedesi;

-Bazen öyle oğlum. Dedi. Fakat güzel bakan güzel görür, güzel gören hayatından lezzet alır. Benim de burada olmaktan dolayı kazandığım bir şeyler var.

-Nasıl olur dedeciğim dedi. Mücteba, burada olmayı kim ister?

-Doğru söylüyorsun burada olmayı kimse istemez. Ama ben şu anda buradayım ve burada olmam gerekiyor. Öyleyse burada olmanın güzel taraflarını görmeye çalışıyorum.

-Nasıl yani?

-Bak oğlum! Biliyorsun bizi ve bütün kâinatı yaratan Allah’tır. Her şey O’nun elindedir ve her şey O’nun isteğiyle olur. Öyle mi?

-Tabi ki öyledir dede.

-Peki bana bu hastalığı veren de O değilmidir?

-Evet Allah’tır.

-Ben şimdi O’na itiraz mı edeyim? Halbuki hayatım boyunca bana sayısız nimetler vermişti. Onlara itiraz etmedim. Çok hikmetli olarak nefsime sıkıntı veren bu durumda; Ey Allah’ım verdiğin nimetler güzeldi. Ama bu hastalığı beğenmedim mi diyeyim. Bak şimdi! Bir güz mevsiminde Ahmet Emmi uzak memleketteki bir dostunu ziyarete gitmiş. O dostu Ahmet Emmi’yi karşılamış ve güzelce misafir etmiş. Ertesi gün de bağa götürmüş. Ahmet Emmi bağdaki çeşit çeşit lezzetli üzümleri yeyince hızını alamamış. “Ya Hu arkadaş” demiş. Eliyle bağın etrafındaki tarlaları göstererek “şuraları şuraları da bağ yapsaydın ya”. Arkadaşı biraz gülümsemiş ve Ahmet Emmi’yi beş altı ay sonrası için tekrar davet etmiş. Ahmet Emmi o güzel üzümlerin hatırına bahar mevsiminde yine dostunu ziyarete gelmiş. Biraz hoşbeşten sonra “Hadi bağa gidelim” demiş Ahmet Emmi.

Tabi baharda bağda bolca iş olur. Gitmişler ellerinde bel, çalışmaya başlamışlar. Biraz sonra Ahmet Emmi “Yâhu arkadaş” demiş. Eliyle bağın bir kısmını göstererek “Şu kadar bağ neyine yetmezdi”.

İşte insan böyledir. Nîmetler gelirken daha yok mu? der. Biraz sıkıntıyı görünce de bu kadar da olmaz ki der.

-Dede peki Allah bizi sevmiyor mu? Neden bu hastalıkları, musibetleri veriyor? Bize ne faydası var?

-Allah bizi tabi ki seviyor. Başımıza gelen musibetlerin farklı hikmetleri vardır yavrum. Bazı hastalıklar ve musibetler vardır ki insan kendinin ne kadar aciz, zayıf ve fakir olduğunu anlayarak sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah’a sığınır. Böyleliklle ibâdetlerini daha ihlaslı yapmaya gayret eder. Hem dünyada huzurlu yaşar. Hem de sonsuz ahiret hayatında cennet gibi ebedi saadet mükafatını kazanmış olur. İnsanın başına gelen bazı sıkıntılar ise şefkat tokatlarıdır.

-Şefkat tokadı ne demektir? dede.

-Bir çocuk tehlikeli bir şeyle oynarken annesinin ikazlarını dinlemezse annesi ona bir tokat atar. O da bu tokadın korkusuyla o tehlikeli şeyi bırakır. Hemen annesinin şefkatli sinesine sığınır. Şimdi bu tokat kimin işine yaradı? Annenin mi? Çocuğun mu? İşte insan bazen kendisinin cehenneme gitmesine vesile olacak durumlara girer. Gaflete dalar. Allah’ı, ahireti, ölümü unutabilir. Allah ona bir sıkıntı verir. O kişi kendine gelir. İstikametli yola yani Allah’ın istediği şekilde yaşamaya geri döner. Kurtulur.

Dedesinin anlattıklarını dikkatle dinlerken hastaneye girdiğinden beri gördüğü hastalar tekrar canlandı gözünün önünde. Ben olsam dedem gibi düşünüp rahatlayabilir miyim acaba? derken;

-Dedeciğim son bir şey daha soracağım dedi. Mücteba.

-Bu sıkıntılara ya da hastalıklara hiç itiraz etme hakkımız yok mu?

-Usta, sanatkar bir terzi düşün. Bu terzi parayla kendine modellik yapması için fakir bir adamı kiralıyor. Diktiği bir elbiseyi ona giydiriyor. Elbisenin nasıl durduğuna bakmak için o adamı oturtuyor, kaldırıyor, sağa, sola döndürüyor. Bazen de elbiseyi kesip biçiyor, kısaltıp uzatıyor. Şimdi, bu parayla modellik yapan fakir adam, dese ki maharetli terziye; “sen bana oturup kaldırmakla zahmet veriyorsun. Hem beni güzelleştiren elbiseyi kesip biçmekle beni çirkinleştiriyorsun”. Ne kadar ahmaklık eder değil mi? Çünkü o bir modeldir ve o elbise de onun kendi malı değildir. İşte bizim bedenimiz dahi bizim malımız değildir. Madem bize veren ve onu güzelleştiren Allah’tır. Öyleyse onun üzerinde istediği gibi tasarruf etme hakkına sahiptir.

Mücteba o gün dedesinden çok etkilendi. Çünkü etraftaki çoğu hastalar ya inliyordu ya da morali bozuk, kaşları çatık, hem bedenen hem ruhen ızdırap çekiyorlardı. Dedesinin ise belki oradaki çoğundan daha fazla acıları vardı. Çünkü hastalığı o kadar ilerlemişti ki birkaç gün sonra vefat etmişti. Ama buna rağmen ne inliyordu ne de kaşlarını çatıp isyankar bir vaziyet alıyordu. Hatta gülümsüyordu.

Dedesinin anlattıkları onu mantıken ikna etmişti ama yine o durumlara düşmek istemezdi. Ya Rabbi beni ve tüm Müslümanları buralara hasta olarak düşürme diye duâ etti.

Babası refakatçi yani dedesine yardımcı olarak hastanede kaldı. Mücteba ise annesiyle beraber hastaneden ayrılıyorlardı. Dedesini öptü. “Allah sana hayırlı şifalar versin” diye duâ etti.

Tam hastaneden çıkacaklardı ki, iki sokak ilerideki müstakil evde oturan komşuları Hatice hanıma rastladılar. Mücteba’nın annesi;

-Hayrola Hatice Hanım? Diye sordu.

Hatice Hanım çok üzgün görünüyordu. Gözündeki yaşları silerken;

-Sorma komşu, dedi. Bizim Tayfun balkondan aşağı sarkarken düştü.

-Geçmiş olsun komşum. Durumu nasıl?

-Sağ bacağı kırıldı. Şu anda ameliyatta. Sonra da alçıya alacaklarmış.

O zaman Mücteba’nın kafasında şimşekler çaktı. Hastaneye ilk girdiğinde ağlayarak sedyede götürdükleri çocuğun sesi Tayfun’a benziyordu. O’nu en son gördüğünde mahalledeki kedilere ve kuşlara taş atıyor ve onları yaralıyordu.

Mücteba içinden şefkat tokadı dedi. Yine de arkadaşının durumuna çok üzülmüştü. Dedesine ve Tayfun’a hayırlı şifalar vermesi için Allah’a tekrar duâ etti.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>